İçeriğe geç

Su konusu neden Türkiye ve Irak arasında büyüyen bir fay hattı haline geldi?

Geçtiğimiz hafta Erkan Ayan’ın paylaşımında Financial Times’ta Ilısu Barajı ve bunun bölge halklarına olan etkisine ait bir yazı gördüm. “Financial Times’ın HDP İlçe başkanının bile endişelerini dile getiren ve bölge halklarını bu kadar düşünen yazısı nedir acaba?” diye düşünüp okudum. Önümüzdeki 50 yıl içinde Türkiye gündeminde neleri konuşacağımızı özetleyen bir yazı olduğunu gördüm. Dünya çevre örgütlerinin 2050 yılı itibariyle küresel su sorununun dünya gündemine gireceğini dile getirmesini de düşününce bölgedeki hareketliliğin sadece petrol bağlamında kalmayacağını da tahmin etmek zor değil. Aşağıdaki linkte ilgili makalenin çevirisini ilginize sunuyorum, keyifli okumalar.

Image credit:thewaterproject.org

Yazının orijinali için tıklayın


Su konusu neden Türkiye ve Irak arasında büyüyen bir fay hattı haline geldi?

Irmağın üst kısmında devam eden projeler enerji ve istihdam üretecek ancak ırmağın alt kısmındaki Irak, geçim kaynakları hakkında endişeli.

Onların nesilleri ve ülkeleri farklı ve birbirlerinden 1.100 km uzakta yaşıyorlar. Buna rağmen Süleyman Agalday ve Nashwa Nasr’ın kaderi, bölge halklarını yüzyıllardır sulayan Dicle nehrini dönüştüren düzenlemelerle kesişmiş durumda.

Bugün ikisi de ikamet ettikleri noktalardan taşınmaya zorlanmakla uğraşıyorlar. Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan 39 yaşındaki Agalday, doğup büyüdüğü yer olan Hasankeyf’in eski mağara ve kaya yapılarının, Türk hükümetinin tartışmalı Ilısu Barajı’nın su tutmaya başlamasıyla birlikte sular altında kalmasını izliyor. Mühendisler baraj havzasını bu ay doldurmaya başlıyor. Aylar içinde evler, bahçeler ve binlerce yıllık tarih sulara gömülecek.

Antik Hasankeyf şehri yakında dünyadan yok olacak.

Agalday’ın evinin sular altında kalması, Türkiye’nin dağlık bölgelerinden çıkan Mezopotamya’nın 2 büyük nehri Fırat ve Dicle’nin sularıyla çok uzun zamandır sulanan Irak’ın güney bölgelerindeki bataklık arazileri su kıtlığıyla tehdit ediyor. Irak’ta, ataları gibi Nasr da uzun sazlıkların arasında manda yetiştiriyor. Nehrin su seviyesi onun çocukluğunda evinin balkonundan nehre doğru eğilip su alabilecek kadar yüksekti.

Şimdiyse 78 yaşındaki Nasr, kulübesinde suya ulaşabiliyor olsa da bu su içmek için çok kirli. Her gün Nasr ve ailesi evlerini geride bırakıp gitmek veya gitmemek arasında kıvranıyorlar. “Herkes göç etmekten bahsediyor ama nereye? Tek bildiğimiz şey manda yetiştirmek. Nasıl hayatta kalırız? Allah’tan merhamet bekliyoruz. İşte, su merhamettir – ve gitgide azalmakta.” diyor Nasr.

Aktivistler Dicle nehrine yapılacak bir barajın kültürel bir trajedi olduğunu ve derin jeopolitik yansımaları olacağını söylüyor. İklim değişikliğiyle birlikte düşünüldüğünde, baraj bölgedeki insanları göçe zorlayarak iki ülkeyi ve komşularını daha da istikrarsızlaştırabilir ve daha uzun vadede Avrupa’nın çaresizce yeni akımlarının önüne geçmeye çalıştığı bir mülteci dalgasına yol açabilir.

Türkiye, onlarca yıldır devam eden GAP Projesinin amacının Fırat ve Dicle boyunca 22 baraj inşa ederek enerji üretmek ve bölgede istihdam yaratmak olduğunu söylüyor. Projenin tamamlanması için hedef tarih önümüzdeki yılın sonu olarak belirtiliyor. Ancak Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Türkiye, ülkenin Kürt azınlığı ve PKK’nın başlattığı isyanla karmaşık bir hal almış durumda.

Güvenlik uzmanları, Irak’taki kaynak kıtlığının toplumları ayrıştırdığını ve bu kıt bölgelerin militan kaynağı haline geldiğini tartışıyorlar. Bu yıl IŞİD’I askeri olarak yenilgiye uğratan Irak, İslamcı gruplar üzerinde üstünlük sağlamanın yolu ülkeye daha parlak bir gelecek yaratmaktan geçiyor ve bunun için su çok kritik önem arz ediyor: Irak’ta suyun %80’i, 37 milyonluk nüfusunun üçte ikisinin geçim kaynağı olan tarımda kullanılıyor.

Ilısu barajı daha dolmadan, Irak su bakanlığı bu yıl su akışının geçen yıl ortalamasına göre %40 azaldığını açıkladı. Haziran ayının başı itibariyle, Dicle nehrinin su seviyesi Bağdat’ta insanların karşı kıyıya yürüyerek geçebileceği kadar azalmasından sonra ülkeye panik havası hakim oldu. Bakanlıklar pirinç ve diğer aşırı su tüketimi yapılan mahsüllerin ekimini yasaklayarak susuzluğun hasarını minimuma indirmeye çalışıyor.

Bilimadamları, çöl koşullarının da etkisiyle Ortadoğu’da sıcaklıkların dünya ortalamasına göre 2 kat daha hızlı yükseleceğini ve bu yüzyılın sonuna kadar ekilebilir alanları yaşanmaz hale geleceğini tahmin ediyorlar.

Fırat nehrinin Suriye ve Türkiye tarafından aşırı miktarda barajlanması ve Bağdat’ın yanlış su kullanım yönetimi nedeniyle Dicle nehri çok kritik önem arz ediyor.

Nature Iraq’ta bir doğabilimci olan Jassim al Asadi, “2035 yılına kadar 11 milyar m3 su kaybetmiş olacağız.” diye belirtiyor. Bu da 2035 yılı tahmini su ihtiyacı olan 71 milyar m3’lük talebin karşılanmasını daha da zorlaştırıyor. Sıcaklıklar yükseldikçe Dicle’nin kaynağındaki kar yağışlarını azaltması ve buharlaşma hızını artırması nedeniyle barajlar durumu daha da kötüleştirecek. “Irak’taki suyun geleceği çok çok karanlık”.

Bağdat’ın diplomat ve devlet yetkilileri, IŞİD’in yenilgisi sonrası meydana gelen sonuçlarla ve Bağdat’ın rakip patronları Washington ve Tahran’la boğuşuyorlar. Türkiye ve iklim değişikliğinin daha sonra çözülebilecek bir sorun olduğunu düşünüyorlar.

Ama Irak’ın güney bölgesinde yerel halk zamanın daraldığını söylüyor.

Nasr’ın bataklıkları bu şartlar altında zorlanıyorsa, Maysan iline komşu tarım bölgeleri kavruluyor demektir. Dicle nehrinin kolları gittikçe küçülürken, geçtiğimiz baharda 650 kadar köy günlerce yağışsız kaldı. Onlardan biri olan Al-Adel köyünde çiftçiler bu durumu şimdiye kadar yaşadıkları en sıcak ve son 30 yılın en kuru baharı olarak tanımlıyorlar. Yıllık ortalama hasatın sadece yarısının almayı bekliyorlar

Son yıllarda yaşanan su kıtlığının etkisini bir köylü olan Fartousi şöyle tanımlıyor: “Önce şehir merkezlerine bir göç yaşadık. Ama şehirler de bu duruma gelirse nereye gideriz?”

Buzdağının görünmeyen tarafı: güney bölgesinin çok sayıda sakini IŞİD’le savaşmak için kurulan militan kuvvetlere katıldı. Şu anda bunların çoğu ya harap olmuş şehirlerine geri dönüyorlar yada hiç dönmeyip militan kuvvet birliklerinde kalmaya devam ediyorlar. Yerel halk da bu birliklerin savaş sonrası devleti tehdit edecek bir paralel kuvvete dönüşmesinden endişe ediyor.

Nehir akış yönünün daha da aşağısına doğru, al-Kheir köyünün belediye başkanı Hüseyin al-Yasin, su nedeniyle yaşanan silahlı çatışmaların bastırılması için güvenlik güçlerini devreye soktu. Şimdi O, yerel din adamlarıyla birlikte kurduğu mecliste bir daha hiç yaşamak istemediği bir şeyi tartışıyor: Göç etmek.

1990’da Saddam Hüseyin bu bölgedeki bataklıkları kurutarak hasımlarının köklerini kazımak için nehirlerin akış yönlerini değiştirmişti ve bu sırada birçok topluluk bölgeden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Saddam’ın 2003’te ABD işgaliyle devrilmesi sonrasında yerel halk nehirlere kurulan bariyerleri yıkarak nehirleri doğal hatlarına sokmuştu. Ama baraj inşaatları, düşük yağış ve zararlı sulama uygulamaları eskiden 15 bin km2 olan bataklıkları 5 bin km2’ye kadar küçülttü. Ve küçültmeye devam ediyor.

Köyün büyükleri, nesiller boyu tarımla uğraşmış ve şu anda militan güçlerin eğitim kampı olarak bilinen Irak’ın büyük şehirlerinin gettolarına doğru göç eden halklarına nasıl akıl vereceklerini bilmiyorlar.

Başkan Yasin “Halkımız başka insanların anlayamayacağı bir sorundan dolayı korkuyor. Şehirde nasıl para kazanırlar? Şehirde manda yetiştiremezler, tarımla uğraşamazlar ve doğal olarak balıkçılık da yapamazlar.” Diyor.

1.000 km kadar kuzeyde, bir zamanlar Türkiye’nin güneydoğu bölgesinin huzurlu bir köşesi olan Hasankeyf’teki kuş sesleri, Hasankeyf’i taşımak için çalışan iş makinelerinin sesiyle bozuldu. Bölgedeki görevliler geçtiğimiz yıl 15. Yüzyıldan kalma bir heykeli 1,5 km yukarıya taşıdılar. Şu anda işçiler kaya oluşumlarını dinamitleyerek çevredeki iş yerlerine tahliye bildirileri dağıtıyorlar. Vadinin ne zaman sular altında kalacağını kimse bilmiyor ama çoğu kişi endişe duyuyor.

Şehrin geniş bir manzarasına doğru konumlanmış dükkanına gelen turistlere çay satan Agalday “Tüm hayatımı burada yaşadım. Büyükannem yukarıdaki şu mağarada yaşamış.” diyor. Biraz uzakta, Hasankeyf’in sular altında kalmasından sonra kullanılmak üzere yapılan “Yeni Hasankeyf” isimli gri beton bloklar görünüyor ve teorik olarak bir tanesi de Agalday’a ait. Ama O, orada yaşamayacağı konusunda ısrarcı.

Plastik sandalyesinde geriye doğru yaslanarak gözlerini kapatıyor ve zihninde vadinin karşısındaki yeni hayatına ait bir görüntüyü canlandırmaya çalışıyor. “Çocuklarımın okuldan gelip oynamaya başladığını hayal etmeye çalışıyorum. Ama zihnimde orada kalamıyorum, yine eski Hasankeyf’e dönüyorum.” Diyor.

Yetkililer GAP projesinin sadece Türkiye’nin enerji üretiminin dörtte biri olan hidroelektrik enerji ihtiyacını güvence altına almakla kalmayacağını, aynı zamanda bu projenin sulama alanlarını genişletip binlerce iş imkanı yaratarak ülkenin doğusuyla batısı arasındaki gelir farkını daraltacağını söylüyor.

Buna rağmen Türkiye’nin büyük baraj inşa etme tutkusu, ülkenin Kürt sorunu girdabına yakalandı. 1980’lerde, devasa Atatürk barajının yapım kararı, Suriye’yi PKK’yı desteklemeye yönlendiren şey olarak görülmüştür. Ki halen Türkiye devletine karşı şiddetli bir hareket olarak devam etmektedir.

Bugün yetkililer güneydoğudaki kalkınmanın hızlandırılmasıyla PKK’ya karşı olan destek tamamen küçüleceğini umuyorlar. Ama Kürt yetkililer Ilısu barajının yarattığı çevresel, kültürel ve sosyal hasarın bu çatışma ortamını iyileştirmekten öte daha da azdıracağını söylüyor.

Bazıları devletin baraj inşa etmesindeki asıl nedenin bölgedeki Kürt politik amaçlarını ezmek olduğunu iddia ediyorlar. Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) ilçe başkanı Rıdvan Ayhan “Yerel halkın kırsal bölgeleri terkedip şehirlere yerleşmeye zorlamak istiyorlar. Politik olarak aktif insanlar yerlerinden edilecek.”

Hükümet yanlısı medya da Ilısu barajının PKK’yla mücadelenin bir parçası olarak görüyor ve suların yükseltmesiyle PKK’nın hareket kabiliyetini bozacağını söylüyor. Yerel halk ve aktivistler de barajın bu yönde işe yarayacağını kabulleniyor ancak bunun uzun vadede Kürt politik hareketine ve PKK’ya destek sağlayacak bir öfkeyi besleyeceğini söylüyorlar.

Baraj karşıtı bir aktivist olan Talat Çetinkaya “İnsanları yerlerinden edip bölgelerini sular altında bırakmak bir göç döngüsü ve yeni alt sınıflar yaratacak.” diyor.

1992’de Atatürk barajı’nın açılması diplomatik tansiyonu ateşlemişti. Zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eğer onların petrol kaynaklarını sömürme hakları varsa Türkiye’nin de kendi sınırları içinden çıkan su kaynaklarına aynısını yapma hakkı olduğunu söyleyerek komşu ülkeleri tahrik edici bir dille uyarmıştı.

Bugünün yetkilileri çalışmalarının hedefinde bu suyu bölgede “adil, mantıklı ve en iyi biçimde” dağıtılması olduğunu söyleyerek daha uzlaşmacı bir ton kullanıyorlar.

Ancak Irak Su Kaynakları Bakanı Hassan al Janabi, Ankara yönetimini suyu üzerinde pazarlık yapılabilir bir emtia olarak kullanmakla suçluyor ve uluslararası bir su yasası bağlayıcılığı olmadan Irak’ın bu konuda savunmasız olacağını söylüyor.

Geçtiğimiz ayda bu iki ülke Ilısu barajının dolumundaki bir dizi gecikme konusunda görüştü. Janabi’nin Alsumaria TV kanalına verdiği demeçte Irak ve Türkiye “adil” bir anlaşmaya vardı ve Türkiye’nin nehir hacminin %75’ini serbest bırakıp geri kalanını barajın kademeli olarak doldurulmasında kullanılacağını söyledi.

Buna rağmen GAP barajlarının tarım için ne kadar su kullanacağı hala bir netlik kazanmış değil. Ve Al-Janabi’nin müzakere seçeneği 2003 yılından beri süregelen istikrarsızlık ve savaş tarafından oldukça baltalanmış durumda. Al-Janabi “Irak çok zayıf bir ülke haline getirildi.” Diye de ekliyor.

Sadece Türkiye değil, İran da Dicle nehrini tüketen unsurlardan biri. Irak yetkililerinin açıklamasına göre düzinelerce nehir kolunda kurulu olan barajlar Irak’a akan suyun yarısından fazlasını kesiyor.

Buna rağmen Türkiye’nin eski su yönetimi yetkililerinden biri olan ve şu an Ankara’da bulunan Hidropolitik Akademisi yöneticisi Dursun Yıldız, Türkiye’deki barajların komşularına fayda sağladığını iddia ediyor. Türkiye’nin daha ılıman olan iklimi, suyu Türkiye’de depolanabilir kılarak nehrin altında bulunan ülkelerde normalde buharlaşıp gidecek olan milyonlarca metreküp suyu kurtarıyor.

Yıldız “Suyu kontrol etmelisiniz.  Yağışın gerçekleştiği zaman suya ihtiyacınız olduğu zaman olmayabilir. Kontrol konusu bir çatışma kaynağı değil, bir çözüm kaynağı olmalıdır.” Diyor.

2015 yılına ait bir BM raporu, Türkiye’de kontrol edilen su akışlarının, nehrin altındaki bölgelerde tuzluluk oranının artmasına neden olarak tarım arazilerine zarar verip daha geniş bir ekosistemi etkilemesi gibi “korkunç sonuçları” olduğunu belirtmiştir. Iraklı çevre bilimciler Irak’ın bataklıklarında eskiden 200 ppm olan tuzluluk oranının şu an 1.900 ppm olduğunu söyledi.

Ankara ve Bağdat yönetimlerinin ortak noktada buluşturan gerçek çözüm noktasıysa Irak’ın çağdışı sulama ve tarım uygulamalarının modernize edilmesidir. Sümerliler devrinden kalma sulama kanallarının damlama metoduyla yenilenmesi gerekli.

Janabi, sürdürülebilir sulama uygulamalarının geliştirilmesi için 20 yıllık bir planda 184 milyar dolar bütçeli bir proje sundu. Ancak sırtındaki 71 milyar dolarlık dış borç yükü ve yıllardır düşük petrol fiyatlarıyla kuşatılan Irak yönetiminin bu projeye gücü yetmez. Janabi “modern metotlara adaptasyon şart ama bu adaptasyon para gerektirir. Ve bu para şu anda yok.” Diyor.

Dicle boyunca adaptasyon bir seçenek bile değil. Adalgay Hasankeyf’teki evinden çıkarılacağı günü bekliyor. Büyükannesinin mağarasının da sular altında kalıp kalmayacağını da merak ediyor.

Irak’ta Chibayish’in boğucu sıcaklarında yaşayan Nasr ve onun üvey evlatları da kuraklığa karşı yeni bir başlangıç yapmak için İran’ın bataklık bölgelerine giden komşularını takip edip etmemeyi tartışıyorlar. Üvey evlatlarından biri olan Ahmed “Bataklıklar bizim hayatımız, şehirde hayatımızı sürdüremeyiz.” Diyor.

Tarih:BlogPolitika

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir